Anasayfa
Çanakkale Şehitlerine
Üye Değerlendirme: / 4
 

Yazan: Administrator, Tarih: 10-03-2010 20:17  

Okunma Sayısı : 27

Beğenilme : 2

Yayınlama yeri : Edebi Sohbet Yazıları, Hayata Edebice Bakış


 ---Çanakkale Şehitlerine---

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle `bu: bir Avrupalı`
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya`yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel`undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a`mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal`â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te`sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun`-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ`nın ebedi serhaddi;
`O benim sun`-i bedi`im, onu çiğnetme` dedi.
Asım`ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr`in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
`Gömelim gel seni tarihe` desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
`Bu, taşındır` diyerek Kâ`be`yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ`yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin`i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam`ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a`sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

 

Mehmet Akif Ersoy


Son Güncelleme: 10-03-2010 20:43

User comments Quote this article in website Favoured Print Send to friend Save this to del.icio.us Related articles Read more...
Yoluna Kurban (Gülce-Tokmak)
Üye Değerlendirme: / 2
 

Yazan: Feyzullah KIRCA, Tarih: 09-03-2010 18:56  

Okunma Sayısı : 23

Beğenilme : 2

Yayınlama yeri : Edebi Sohbet Yazıları, Hayata Edebice Bakış

Birçok insan yürür şimdi o caddelerde

Mekke şehri gülümserdi sen dokunurken

Arar gafil zevk-ü sefa pis maddelerde

Fütursuzca rızkı taam yer doyunurken

Sen dünyaya gösterendin huzur-u yar’ı

Öğüt verdin nübüvvetle, ameli kâr’ı

Derdin, kulu kurtaracak budur tek var’ı

*

Beşeri aşklara bedel senin aşkın

On sekiz bin âlem sevdik Ahmet seni

Mekke’den de sevgin tüm dünyaya taşkın

Cehalet kokar arz, gün bekler gelmeni

Rahmandan beşere en güzel ödülsün

Güllerin gül şah-ı muhteşem bir gülsün

Sözün tatlı olan şakıyan bülbülsün

*

Görevini bin bir çileyle yaptın

Döşeğin bıraktın gökleri geçtin

Cennetten en güzel köşeyi kaptın

Beşeri geç dedin ismet’i seçtin

Sen ki gönlümün en güzel yerinde

Benim sana aşkım bil çok derinde

Huzur bulur insan gül gözlerinde

*

Doğruluk senin büyük hedefin

Adında emin Muhammed emin

İnci dişlerin ak pak sedefin

Peygamberimsin ben bundan emin

Miraca çıkan kulun kendisin

Dil ve gönlüme sen efendisin

Örnek ahlakla yaşam bendisin

*

Zindan olur kalp seni bilmez

Doğru eğri, beyaz kap kara

Zulmet çöplük, temizlik bilmez

Dünya düşer cehalet dara

Nurun gönül derdine derman

Bir ben değil âlemler hayran

Yazan kalem yoluna kurban

Gül kokuna evren hasret

Mümin olan sana uyar

Mutlu etmez beni servet

Dinlerim nur sözün duyar

Aciz kulum günah yüklü

Gülün kökü derin köklü

Derin sevgin sönmez köklü

*

Bakışların nurdan ay

Söyler bülbül; Muhammed

Gamzesi der, hilal say 

Gölgen ister, nur Ahmet

Şeytan ister benden gül

Vermem derim, olur zül

Kul olsun der yanıp kül

 

 Feyzullah Kırca

Akbaşlar Köyü / Dursunbey

Şiirin tüm hakları şairin kendisi ve/veya temsilcilerine aittir.

Son Güncelleme: 10-03-2010 20:07

User comments Quote this article in website Favoured Print Send to friend Save this to del.icio.us Related articles Read more...