Anasayfa
Sonuçlar Üzerinde Konuşmanın Hafifliği
Üye Değerlendirme: / 4
 

Yazan: Mustafa Özbilge, Tarih: 05-03-2010 20:28  

Okunma Sayısı : 27

Beğenilme : 3

Yayınlama yeri : Edebi Sohbet Yazıları, Hayata Edebice Bakış

 İnsanın, kendisiyle kendisinin kavga etmesini göze alması... bir çarpışmaya sahne olması... "Sonuç"lar üzerinde konuşmanın hafifliğini takındıkça yüzümüze, "sebep"lerin sinsi yollarıyla hesaplaşmayı hiçbir zaman gerçekleştirmek mümkün olmayacak.

Neden mümkün olsun? En kötü sonuç bile, yaldızlı bir sonuçtur ve karşısındakinin yüzünde patlayan bir flaş gibi yanmaktadır.

Nereden, nasıl geldiği belirsiz bir ışık…

Sonucun kamaştırdığı gözler; maskeli balolardaki yanılsamalar kadar güven verebilir ancak. Bir düşünme yöntemi olarak kitaplarda adı olup; sanı, hayatın dışına çıkarılmış "sebep", zorlayıcıdır insan idrakinde. Ağır işler, yavaş yavaş yaklaşılır sebeplere, koyuvermez kendini hemen, karmaşık bilinir bu yüzden "sebep"ler.

Hem rûhî, hem fikrî bir bedel ister. İnsanın, kendisiyle kendisinin kavga etmesini göze alması... bir çarpışmaya sahne olması…

"Sonuç"la ilişkilendireceğimiz her "sebep", zaferlerin veya mağlubiyetlerin ardında gizli bir savaşımı; zaman içerisinde hissettirdiği anda, yüzleşmeyi de beraberinde taşıyacaktır. Bu da sonucun parlaklığını, öyle ya da böyle azaltmaya aday bir eylemdir. Sonuçlar, yalnız sonuç olarak algılanıp, sebeplerden bağımsız tutulduğunda; sebeplerle beraber hakikati taşımış olsa da o sonuç, yalnız başına alındığı için, yalancı bir sonuç olmaktan da artık kurtaramayacaktır kendini. Kitleleri kontrol edenler istemez sonuçların parlaklığı silikleşsin. Seyirlik bir oyunun sarhoşluğuyla mest olmaktır çünkü sonuç. Rahatlama ve konforun, zihinde karşılığı, sonuç üzerinden okunur. Ve bu kafa konforuna halel getirebilecek en küçük sinek dahi, ateşte yanmaya mahkumdur. Yeter ki adı, sebepler zincirinde kafa karıştırıcı, rahatsız edici bir halka olsun. Tarih, bir disiplinin adı ise sebep ve sonuçlar arasında; her insan, ilişik kılmalı kendini, yüklendiği emanetin tarihsel misyonu bağlamında.

Varlık, abes olmaktan ancak bununla kurtulur. İnsan dediğimiz şuurun; eşyanın ve olayların nesnesi olmanın dışına çıkabilmesi, bununla mümkündür ancak. Sonuç bombardımanına uğrayan idrakin; seçici olması, ayrıştırıcı ve ayırıcı vasıflarını keskinleştirmesi; onu, sebeplerin iplerinden tek tek, tuta tuta, sonuçların düğümlerine ulaşmasını elbet sağlayabilir. Sevinçler ve hüzünler böylece daha sahici, hakiki mânâda yaşanabilecektir. Gerçekliği bilinmeyen her sonuç, sahte bir hayata zorlar etrafını. Babası belirsiz bir çocuğa, kendi çocuğu zannedip, yıllarca bilmeden babalık yapmış bir adamın kandırılmış durumuna düşmek, nasıl korku salarsa insan muhayyilesinde; kuşatıldığımız sonuçların, daha yakıcı sebeplerden gebe bırakıldığı anlaşıldığında, dillerimizden şu mısranın son fasıl olarak döküleceği gerçeği de öylece hatırlanacaktır hayat maceramızın kızaran ufuklarında. “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç.”

 

 Yazan

Mustafa Özbilge

Son Güncelleme: 06-03-2010 10:55

User comments Quote this article in website Favoured Print Send to friend Save this to del.icio.us Related articles Read more...
Hukuk Manifestosu
Üye Değerlendirme: / 7

 Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Haşim KILIÇ’ın; Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerin  Güçlendirilmesi Ortak Projesinin Açılış Konuşmasında söyledikleri bana göre tam bir evrensel hukuk manifestosu niteliği göstermekte.Özellikle önümüzdeki günlerde ‘yargı reformu,sivil anayasa’tartışmaları ülke gündemini daha çok meşgul edeceğinden dolayı bu konuşma bir''yol haritası''özelliği olmalı diyorum.Bu sefer susması gerekenler susmalı,konuşması gereken etkili ve yetkili sivil inisiyatifler ise görüşlerini bir şekilde mutlaka ifade etmelidir.

Bu çerçevede bizler sayın Kılıç’ın bu sözlerini sizlerin dikkatlerine sunuyoruz ve sizlerdende görüşlerinizi gerek yorumlarınız ile gerekse sitemizin ana sayfasında yer verdiğimiz anketlere katılarak tüm Türkiye ile paylaşmanızı bekliyoruz.

İşte Haşim Kılıç’ın Hukuk Manifestosu  

Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerinin Güçlendirilmesi Projesinin yararlanıcı kurumlarından birini temsilen sizlere saygı ve sevgilerimi iletmek istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Yüksek Yargının Rolü herhalde demokratik bir rejimde bulunması gereken gerçek bir Hukuk Devletinin tesis edilmesidir. Yargının içinde bulunduğu durum, bu bağlamda değerlendirildiğinde yargıya verilen rolle – bunun uygulanma aşamasındaki oluşan farklılıklar  güçlendirme ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bir ülkede adaletten ve yargıdan kaygı duyuluyorsa bu sesleri dinlemek ve sorunlara projeler üretmek zorundayız. Zira Devletin ve  insanın onuru  güçlü, tarafsız ve bağımsız bir yargının varlığı ile korunabilir.  Güçlendirme projesine katkı verecek olanlar  sorunları ayrıntılı biçimde ortaya koyacaklardır. Ancak, konu yargının güçlendirilmesi olunca bunlara değinme zorunluluğu da açıktır.

Avrupa Konseyi Üyesi 47 ülke Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yeniden şekillenmesi için geçen hafta “İsviçre”de düzenlenen bir konferansta biraraya geldiler.  Sorun, Mahkeme gündeminde bekleyen 120 bin dava dosyasının nasıl sonuca bağlanacağı idi. Konferansta usule ilişkin çözümler yanında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul etmiş olan ülkelere  önemli bir çağrı yapılarak,  Sözleşme ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyum sağlamak amacıyla  iç hukukta gerekli düzenlemelerin yapılması istenmiştir. Bu çağrının muhataplarının başında kuşkusuz,  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurularda ikinci sırada yer alan Türkiye gelmektedir. Zira, Türk devleti aleyhine açılan davalarla ilgili verilen ihlal kararlarının tamamına yakını Türk Mahkemelerince verilen kararlara ilişkindir. 

2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasına  bir  cümle eklenerek “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır” denilmek suretiyle temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümlerine üstünlük sağlanmıştır. Ne yazık ki Anayasa’nın bu hükmü hukuk hayatına aktarılamamış, yargıçlarımızın uygulama  isteksizliği, yeterli donanımın bulunmayışı ve temyiz aşamasında bu konuda gerekli denetimin yapılamayışı, Avrupa Mahkemesine yapılan başvuru sayısının ciddi biçimde artması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda,  Mahkemelerimizin iş yükünün olağanüstü ağırlığının bu sayıya etkisini söylemeden geçmek mümkün değildir. Çünkü, yıllarca süren yargılamalar, Temyiz aşamasında bekleyen milyonlarca dava dosyasının varlığı, sadece 2008 yılında  Yargıtay aşamasında sayıları onbinlerin üstündeki zamanaşımına uğrayan dosyalar gözetildiğinde,  Türk Yargısının içinde bulunduğu durumun hangi noktada olduğunu anlatmaya yeterde artar bile.